Blog Başlık

  • Mayıs 28, 2024

    İnsan doğumdan ölüme kadar birçok duygu yaşar ve birçok duygu durumuyla da mücadele eder. Hemen hepimizde görülen bu duygulardan biri de kaygı, diğer adıyla endişedir. Kaygı, insanın istemediği olayları yaşayacağını düşünmesiyle beraber sürekli kendisini olumsuz bir durumla karşılaşacakmış gibi hissetmesidir. Bunun devamlılık arz etmesi kaygı halini ortaya çıkarır. Kaygı, duygu ve düşüncelerimizden oluşan bir histir. Hayatımızda kazandığımız tecrübeler neticesinde edinilen davranışlar ve sabitleştirdiğimiz düşünceler kaygıya yol açabilmektedir. Çoğu zaman bu düşünceler bazı kişilerde doğru düşünce şekli gibi algılanabilmektedir.

    #hedef  #sınav #kaygı  #endişe #sınavkaygısı #amaç #üniversitesınavı #yks #lgs  #başarı #süreç #sonuç #azim #çaba #gayret
  • Mayıs 27, 2024

     

    Erteleme, yapılması gerekenleri sürekli geciktirmek veya yapmaktan kaçınmak olarak tanımlanır. Bu davranış eğer bir alışkanlık haline geldiyse iş ve okul yaşamına olumsuz yansıyabilir, günlük hayatı olumsuz etkileyebilir, ibadetleri aksatabilir, zaman kaybına neden olduğu gibi stres düzeyini yükseltebilir.

    Peki insan neden erteler?

     

    #erteleme  #motivasyon #potansiyel  #zamanyönetimi #hedef  #amaç #verimlilik #disiplin
  • Mayıs 09, 2024

    Bir toprak, bir ağacı büyütür mü? Büyütmez. Ağacı büyüten, su, güneş, oksijendir; toprak ise ağacı yetiştirir. Toprak; oksijeni, güneşi ve suyu ağaca gerektiği kadar verendir. Bir tohumu büyüten, kendisidir. Tohumu yetiştiren ise topraktır. Tohumun büyümesi için toprağın onu baskılaması, çatlatması lazımdır.

    Bir tohumun filizlenişi gibi, rahmine düştüğü andan itibaren her türlü dış tesirden yavrusunu koruyan anne, Rabbin kendisine verdiği muazzam duygularla tüm acı ve ızdıraba katlanabilecek hale gelir; yavrusuna kol kanat gerer. Annelik vasfı toprağa çok benzetilir. Bir topraktan çıkmakta, başka bir toprağa girmekteyiz. Aslında insan annesinin karnından çıkıp dünyanın karnına girmektedir. Bizler bu dünyada anne karnında ölmekteyiz ve sonrasında topraktan doğacağız.

    Bu yüzden anne ve toprak kelimesinin kökeni aynıdır : Ög. Anne kelimesi etimolojik olarak incelendiğinde ög kökünden gelmektedir; köken olarak toprakla aynıdır. Türkçede “anne” karşılığı kullanılan “ög” bugün sadece annesini kaybetmiş çocuklar için kullanılan “öksüz/ögsüz” sözcüğünde yaşamaktadır ve bu yüzden boynu büküktür.

     

     

    #anne #anneolmak #insan #hzayşe #hzhatice #hzasiye #hzhavva #hzhacer #hzmeryem
  • Nisan 19, 2024

    Çok basit bir deyişle mineral toplulukları olan taşlar, içerdikleri minerallere bakılarak oluştukları yerkabuğu ortamı hakkında bilgi veren, doğal ortamı yansıtan; işlenebilirlik, dayanıklılık, koruyuculuk, yalıtıcılık, parlaklık, renk ve desen çeşitliliği ve taşıdığı estetik ve fayda sağlayan nitelikleri ile insanoğlunun var oluşundan günümüze kadar, her zaman onun yaşamının vazgeçilmez bir parçası olmuştur.

    #doğaltaş #fayda #taşlar #mizaç #frekans #mineral
  • Nisan 08, 2024

    Kelimelerin kökenini inceledikçe mahiyetlerini daha iyi kavrarız. Bu yüzden oruç, iftar, sahur, imsak tam olarak ne anlama geliyor, yeniden hatırlayalım:

    Oruç, Farsça kökenli bir sözcük olup “gündüz” anlamına gelen “rûze” kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Bu kelime Türkçe’ye ilk olarak “oruze” şeklinde geçmiş, daha sonra oruç şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. Arapçada ise oruç “savm” ve savm’ın çoğulu olan“sıyâm” kelimeleriyle ifade edilir. Savm kelimesi sözlükte; kişinin kendisini yeme, içme, yürüme, konuşma, söz ve davranıştan alıkoyması, kendini tutması ve engellemesi anlamına gelir.  

    Orucun başlangıcı için şer’an belirlenmiş olan vakte ve yatsı namazı ile sahur vaktinin sona erdiğini belli eden zaman dilimine de imsâk denir. Kökü, “ك س م”  olan imsâk kelimesi, tutmak, alıkoymak, bir şeyi yapmaya karşı kendini tutmak demektir. Kişinin, orucu bozacak fiillere karşı kendisini iftar vaktine kadar tutmasıdır. İmsak, orucun önemli sırlarından biridir. İmsak, sadece oruç vaktinin girmesi ve orucun yasaklarına karşı kişinin kendisini tutması demek değildir. İmsak derin mânâda her türlü kötü ve çirkin davranışı terk etmeyi ve bunlara karşı uzak durmayı ifâde eder. İmsak, kulu Allah’tan uzaklaştıran her şeyden uzak durmaktır. Kökü,  “ك س م”  olan imsâk kelimesi, orucu bozacak fiillere karşı kişinin kendisini iftar vaktine kadar tutması,  her türlü kötü ve çirkin davranışı terk etmesi ve bunlara karşı uzak durması anlamına gelir. İmsak, kulu Allah’tan uzaklaştıran her şeyden uzak durmaktır.

    Kelime olarak  “ر ط ف ”   kökünden türeyen iftar kelimesi ise, açmak, yarmak, kesmek anlamına gelir. İftar, güneşin batmasıyla oruç tutma vaktinin hükmen sona erdiği ve orucun tamamlandığı andır. Efendimiz Aleyhisselatû Vesselam’ın, “Kim bu ayda bir oruçlunun iftarını açmasına vesile olursa bu onun günahlarının affına ve cehennemden kurtuluşuna sebep olur. İftarını açanın sevabından bir şey eksilmeyeceği gibi, iftar ikram edenin de oruç tutan kadar ecri vardır” buyurmak suretiyle oruç tutanlara iftar ikramı teşvik ettiği bilinmektedir.

    “Sabah olmadan önceki vakit, gecenin son üçte biri” anlamına gelen sahur, seher kelimesiyle aynı kökten türemiştir ve orucun başlangıç zamanı olarak bilinen imsâk’tan hemen önceki vaktin adıdır. "Sahura kalkın, zira sahurda bereket vardır", “Gündüzün orucuna tahammülünüzü temin için sahur yemeğinden, gece namaza kalmak için de kuşluk uykusundan istifade ediniz” Hadis-i şerifleri, Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) sahura verdiği önemi göstermektedir.

    Oruç, imsak vaktinden iftar vaktine kadar sadece aç susuz kalmak değildir.  Oruç, kendi kendine iyileşme mekanizmasını vücuda hatırlatmaktır. Oruç sisteminde kişi tüm vücuduna, nefsine, duygularına, zihnine maddi manevi iyileşmeyi  öğretir. Oruç tutmak, maddi manevi iyileşmektir.

    O halde önce “tutmak” ile başlayalım. “Ey oruç, tut beni!” diyelim.

    Ey oruç!

    Yiyip içmeye karşı dudaklarımı, ağzımı, 

    Yalana, yanlış konuşmalara, kötü söze karşı sesimi, dilimi tut.

    Harama bakmaktan gözlerimi,

    Her türlü açlığa, arzuya, şehvete karşı nefsimi tut.

    ‘Daha fazlasını iste’ , ‘Boş ver yapma’ diyen seslere, vesveselere karşı kulaklarımı,

    Beni yanlışa sürükleyecek ise ellerimi ve ayaklarımı tut.

    Yalancı tesellilere inanmaktan kalbimi,

    Cimri, müsrif, riyâkar, hırsız, hain, yalancı olmaya karşı tüm benliğimi tut...

    Bana külfet gelen şeylere karşı zihnimi tut...

    Beni alışkanlıklarıma karşı hükümdar tut...

    Ey Oruç, elimden tut. Kaldır ayağa, Allah’ın rızasını kazanmak üzere çıktığım bu yolda beni sabit tut.

    Seni tutmaya razıyım, seni tutmaktan memnunum, seni tutmaya gönüllüyüm.

    Ey Oruç, beni iyi, doğru, Allah’ın istediği yol üzre tut.

    Zeynep Işık

    #ramazan #oruç #oruçtutmak #hayırlıramazanlar #sahur #iftar #imsak
  • Nisan 08, 2024

    Temelinde tevhidi imanın bulunduğu, hakikatin anlaşılmasında insana bahşedilen ve zihin dünyasının hakikat eksenli bir hal üzere olmasını açıklayan en önemli kavramlardan ikisi feraset ve basirettir.

    "Basîret" kelimesi Arapça "بَصَرَ" kökünden türemiştir. "بَصَرَ" sözlükte "görmek, bilmek, sezmek, görme duyusu, sağduyu, şahit, delil, anlayış" gibi anlamlarına gelir. "Basiret" terim olarak, ilâhi nurla aydınlanmış kalbin hakikatleri görme kabiliyeti olarak tanımlanmaktdır. Bedendeki göz, eşyanın suretini görür; kalp de eşyanın hakikatini, iç yüzünü görür. Birçok âlim bunu "kalp gözü" olarak ifade etmişlerdir. Basîret kalbin nurudur ve kalp bu nur vesilesiyle hakikati görmektedir.

    Yine Arapça bir sözcük olan ferâset; kelime olarak sezmek, hissetmek, anlayış, görüş, tahmin ve anlamada dikkatli düşünüp isabetli olma anlamlarına gelir. Ferâset, kelime olarak Kur’ân’da geçmez; ancak yerinde ve isabetli kararlarda bulunmak, olayların ve insanların batın taraflarını sezebilmek gibi anlamlarda kullanıldığını birçok âyet-i kerimeden bilmekteyiz. Rasulallah da (SAV) bir hadisinde “Müminin ferasetinden korkun, o Allah’ın nuru ile bakar” (Tirmizi, Tefsîru sûre, 15) buyurmaktadır.  Allah’ın nûru “O’na rûhumdan üfledim.” (Hicr, 15/29; Sâd, 38/72) âyetinin bir neticesidir.

    Feraset; zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, iyiyi ve doğru olanı çabuk sezinleyebilmektir. Feraset keskin bir sezgi yeteneğidir. Basiret; ilim, zekâ, tecrübe dairesinde kalp ile görme ya da gönül gözüne işaret eder. Feraset, geniş bakış; basiret de derin bakış demektir. Kişinin, Allah gözündeki perdeyi kaldırmadan yani ölümle karşılaşmadan, kendi kalbindeki perdeyi kaldırması gerekir. Mümin ferasetli ve basiretli olmalıdır.

    Basiret, ilâhî sıfatlardan biri olan “basar” ın kullardaki tecellisidir. Bu tecelliden nasibi olmayanların gözlerinde perde vardır. Bu yüzden gerçekleri göremezler.

    Allah’ın nuru ile bakma ve görmedir diyebileceğimiz basiret ve feraset kavramlarını kalpten, ruhtan, maneviyattan, kulun Allah’la olan ilişkisinden, ibadetlerden, zikirden ve hayatın her alanında Allah’ın esması ile olan ilişkilerden bağımsız olarak düşünmek veya izah etmek mümkün değildir.

    Allah bedenimize sağlık ve afiyet, ruhumuza tekamül ve metanet,  dimağlarımıza feraset ve basiret versin.  

    Zeynep Işık

    #ramazan #feraset #basiret #mümin #inanç
  • Nisan 08, 2024

    Tefekkür, f-k-r kökünden tefe'ul vezninde türetilmiş bir mastardır. Bir şey hakkında fikir üretmek manasına gelir. Tefekkürün özünü incelediğimizde doğrudan "fikr" kelimesinden türemiş olsa bile, tefekkürde kabuğu açmak ve içe doğru hareket etme anlamı da vardır.

    Istılah manası itibariyle tefekkür, tüm nesneler, olaylar, oluşlar ve Allahû Teâlâ ‘nın kelimeleri üzerinde akıl yorup bir sonuca varmak, ibret almak, bu nesne, olay ve oluşların kabuğuyla gizlenen gerçeğe ulaşmaya çalışmak anlamına da gelmektedir.

    Tefekkür, istenilene erişmek için, eşyanın manalarında kalbin tasarrufudur. Kalpte bulunan bilgiyi duyuların müdahalesi olmadan zihinde karşılaştırma, ayırma, birleştirme, bağlantı ve biçimleri kavrama kabiliyetidir. Tefekkür, Rabbimizin yaratmış olduğu düzenden ders çıkarmak ve mevcut olan her şeyin mahiyetini düşünmektir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça tefekkür etmekten bahsedilmektedir:

    “Dünya hayatının misâli, ancak gökten indirdiğimiz bir yağmurun misâli gibidir ki, insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri onunla yetişip birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) bütün zînet ve güzelliklerini alıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde (mutlak bir tasarrufa) kadir olduklarını zannettikleri bir sırada, geceleyin veya gündüz vakti ansızın ona emrimiz geliverir de, bunları, sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi, kökünden biçilmiş bir hâle getiririz. İşte tefekkür eden bir toplum için, âyetleri böyle açıklıyoruz.” (Yûnus, 10/24).

    “Yeryüzünü yayıp döşeyen, orada dağlar ve ırmaklar meydana getiren (ve yine) orada her türlü meyveden (erkek ve dişi olmak üzere) iki eş yaratan, geceyi gündüze bürüyen O’dur. Şüphesiz ki bunlarda, tefekkür eden bir kavim için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) âyetler (deliller) vardır.” (Ra'd, 13/3).

    “Rabbin bal arısına ‘Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler (kovanlar) edin. Sonra ürünlerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir’ diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa bulunur. Elbette bunda tefekkür eden bir kavim için büyük bir âyet (işaret/alâmet) vardır.” (Nahl, 16/69).

    İnsanları tefekküre teşvik eden bu âyetler ve bunlardan başka daha birçok âyet yanında Kur’ân, “Göklerde ve yerde (Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini ispat eden) nice âyetler (işaretler/alâmetler) vardır ki bunlarla karşılaştıkları halde (tefekkür etmeden) yüz çevirip giderler.” (Yûsuf, 12/105) meâlindeki âyetiyle, duyarsız kalan bir insan grubundan da söz etmektedir.

    Tefekkür çerçevesinde orucu ele aldığımızda derin mânâ ve hikmetleri tefekkür edilip yaşanmadan tutulan bir orucun, ruhsuz bir beden gibi olduğunu söylemek mümkündür. Nasıl ki, ruhsuz bir beden canlılık ve neşeden yoksun ise kalbe, ruha etki etmeyen oruç da Hz. Peygamber’in (SAV) buyurduğu gibi “Aç kalmaktan başka bir şey değildir.”

    Tefekkür, kusur, hata ve günahlar ile yüzleşme imkânıdır. Tefekkür eden insan, ölmeden evvel nefsini hesaba çekmeye çalışan, tövbe eden, Allah’ın rızasına nail olmak isteyen kişidir. Tefekkür etmek, bize engel olan gafleti, ülfeti, kibri, hasedi, gıybeti, cehaleti izale eder. Bu nedenle Allahû Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’i anlamak, yaratılışın gayesini kavramak ve şuurlu bir yaşantıya sahip olmak için insanları tefekkür etmeye davet eder.

    Tefekkür, kalbin ve ruhun zikridir, orucudur, bütünlüğüdür.

    Tefekkür, bilginin ilme, marifetin marifetullaha (Allah’ı tanımaya) dönüştürme sistemidir.

    Tefekkür, dünyevi istek, hırs ve olaylardan bir kurtulma limanıdır.

    Tefekkür aslına seyahat etmek, sendekilerin asıllarını fark edip görmektir.

    Zeynep Işık

    #ramazan #oruç #tefekkür #hayırlıramazanlar
  • Nisan 08, 2024

    İtikâf kelime manasıyla bir yere kapanmak ve inzivaya çekilmek demektir. Bu anlamlarının yanı sıra kişinin kendisini sıradan davranışlardan uzak tutmasını da ifade etmektedir. İtikâf ibadetini icra eden kişiye ise mu’tekif denir ve Mu’tekif’in amacı Hak ile beraber olmaktır. Dolayısıyla İtikâf, Kadir gecesini de ihya etme umuduyla yoğun ibadetle geçirilen tanımlanmış bir uzlet biçimidir.

    İtikâf ibadetinin gayesinin dünyayla ilişkileri en az seviyeye indirerek insanın kendisiyle baş başa kalması, daha fazla ibadet ve dua ile meşgul olması, çokça tevbe etmesi ve Allah’a daha çok yakınlaşması olduğu söylenebilir. Bu bağlamda itikâfa giren kimse bir bakıma dış dünya ile irtibatını kesmiş, kendini ibadete, Kur’ân tilavetine, zikir ve fikre vermiştir. Nefse belli bir ölçüde gem vurulduğu, kalbin nurlanıp, zihin durulduğu itikaf,  teslimiyet ile ibadette bulunulması ve mânevi olgunlaşmanın vesilesidir.

    İtikâf, Allah hariç, kalbin her şeyden uzaklaştığı, ihlâs ve samimiyet gerektiren bir ibadet ve en değerli ameldir. Rasulullah, Ramazan’ın son on gününe eriştiğinde itikâfa girmiş ve “Kadir gecesini Ramazan’ın son o günü içerisinde arayınız” buyurmuş ve itikâfın Kadir gecesine erişmek için büyük fırsat olduğunu işaret etmiştir. İnsanın bu zaman diliminde özellikle kaza namazlarını eda etmesi, kendisini hesaba çekmesi, tövbe ve istiğfarda bulunması, dünyalık koşuşturmalarla yorulan ruhunu ve bedenini dinlendirmesi gerekir. İtikâfta geçen tüm zaman ibadete harcandığı için uyumak, uyanmak da ibadet hükmünde olur. Ayrıca itikâftaki kişi Yüce Allah’ın (c.c.) misafiri sayılır. Allah kendisine misafir gelen kuluna ikramda bulunur.

    İtikâf Rabbin kalesine sığınmak demektir, bu kaleye sığınan insan, güven ve emniyet içindedir.

    İtikâf; faniden ayrılıp baki olanla buluşmadır. Bedeni, maddeyi ve çürüyüp gidecek olan her şeyi bırakıp Rabbe yönelmektir. İtikâf, kendini hesaba çekmenin adıdır, nefis muhasebesinin göstergesidir. İtikâf; nefsini stediği yiyeceklerden vazgeçip, birkaç hurma, su, yoğurt gibi gıdalarla maddi manevi doyasıya doymaktır. İtikâf, başkalarının uykuda olduğu anlarda kulun Rabbine arz-ı hal ettiği özel randevu anlarının zeminidir. İtikâf, Allah ile barışık olma halidir… O´nunla beraber olma çabasıdır…

    “Hiçbirşeyim yok Allah’ım benim, yalnız senden başka.. Yalnız sana Hamd eder, yalnız senden isterim... Allah’ım! Ben geldim...”

    Zeynep Işık

    #ramazan #oruç #itikaf #inziva #Hak
  • Mart 06, 2024

    Şükür, Arapça ş-k-r kökünden gelmekte olup, “Allah’tan veya insanlardan gelen nimet ve iyilikten dolayı minnettarlığını ifade etme, nimete söz ve fiille mukabelede bulunma, Allah’a itaat edip günah işlemekten uzak durmak suretiyle nimetin gereğini yapma” şeklinde tanımlanmıştır. Şükür, aynı zamanda teşekkür, yapılan iyiliğin makbule geçtiğini dile getirme, iyiliği yapanı övme, nankör olmama, iyiliği iyilikle anma, nimetin kıymetini bilme manalarına da gelir.

    Şükrün çeşitleri vardır. Dilin şükrü, kalbin şükrü, bedenin şükrü, amel ile şükür... Kalbin şükrü, nimeti verenin Allahû Teâlâ olduğunu bilmektir. Dilin şükrü, Allah'ın verdiği nimeti zikrederek O'na hamd etmektir. Bedenin şükrü ise Allah'ın rızasına uygun hareketlerde bulunmak, yasaklarından uzak durup, verdiği nimeti O’nun rızasına muhalif işlerde kullanmamaktır. Aynı zamanda insanın vücudunda bulunan tüm organ ve uzuvların Allah tarafından kendisine bahşedilmiş birer nimet olduğunu bilmesi, ne için yaratılmışsa o istikamette kullanılması da şükürdür.

    İmam-ı Gazali, imanın iki kısımdan oluştuğunu bunlardan birinin sabır diğerinin şükür olduğunu; şükrün ilim, hâl ve amelde meydana geldiğini söyler.

    Bu izahlardan anlaşılacağı üzere, şükür sadece “Allah’ım çok şükür, verdiğin nimetlere bin şükür” demekten ibaret değildir. Sebe Suresi’nin 13. âyetinde  “Ey Davud ailesi, şükür için çalışın. Kullarımdan çok şükredenler, azdır” buyrulmaktadır. Öyleyse şükür sadece dil ile yapılan bir amel değildir. Örneğin kendisine yiyecek veren bir kimseye karşı sadece sözle teşekkür etmek, yeterli değildir. Asıl şükür, insanın nimeti verene karşı minnettarlığını hem sözü ile ifade etmesi, hem de o nimeti, nimeti verenin isteği doğrultusunda kullanmasıyla olur.

    Şüphesiz insanların Cenab-ı Hakk’a en çok şükredenleri, onlara şükrün mana ve mahiyetini öğreten Peygamberlerdir. Peygamberler sadece dilleriyle değil, fiilIeriyle de Allah'a çok şükretmişlerdir. Rasulallah Efendimiz’in (SAV) geceleri kalkıp, çok uzun süre namaz kıldığı ve ibadet ettiği bilinmektedir. Bir gün Hz. Aişe validemiz kendisine: "Ya Rasulallah! Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı halde neden böyle uzun süre ibadet ediyorsun?" deyince, Peygamber Efendimiz, "Ya Aişe, şükreden bir kul olmayayım mı?" diye cevap vermiştir. (Buhari, Tefsir, 48.) 

    Demek ki, namaz bir şükürdür, hatta en büyük şükürdür. Onun için "Namaz şükrün bütün kısımlarını içerisinde toplamaktadır" denmiştir.

    Şükretmek, var olanı kabullenmek değildir. Şükretmek, var olanın farkında olmak demektir. Var olanı fark etmek ve daha iyisi için çalışıp, çabalayıp emek sarf etmektir. 



     

    Zeynep Işık


     

    #şükür #şükretmek #maneviyat #teşekkür #minnet #nimetler #şükran
  • Şubat 21, 2024

    Varlık ve yokluk... Mahiyetlerini hiç düşündünüz mü?...

    Hiç bir şey sonunda kaybolup yok olsun diye yaratılmamıştır. Yaratılan mahlukatın varlıklarını sürdürmeleri, bir nevi bekâdır. Dünyadaki vazifesini yapıp, bu dünyadan ayrılma vakti geldiğinde de yine yokluğa gitmiş olmaz.

    Allah’ın varlığı gibi kudreti ve diğer sıfatları da ezelidir. Allahû Teâlâ, mahlûkatı yaratmayı irade ettiğinde kudretiyle onları var etmektedir. Bu var etme ise yoktan değildir, yâni “yokluk” diye hayali bir şey düşünüp eşyanın ondan yapıldığını vehmetmek doğru olmaz. Eşyanın yoktan yaratılması,  “yok iken var edilmeleri” manasınadır.

    Yaratılan eşya da yokluktan gelmiyor; Allah’ın ilminde nasıl takdir edilmişlerse o şekilde varlık âlemine geçiyorlar. O halde, şu gördüğümüz ve bildiğimiz eşya, henüz yok iken de Allah’ın ilminde var idiler. Ve O’nun kudretiyle yaratılıp varlıklarını bu âlemde devam ettirdiler.

    Varlık ve mevcudat... Varlık ve mevcudiyet...

     

    #fayda #yarar #amaç #işlev #varolmak #varlık #yokluk